BAŞKENT ÜNİVERSİTESİ
Kadın- Çocuk Sağlığı ve Aile Planlaması Araştırma ve Uygulama Merkezi (BÜKÇAM)

 

DUYURULAR

KADIN SAĞLIĞI VE ATATÜRK

“Türkiye’de herkes ancak özellikle biz KADINLAR Eşsiz önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’e çok şey borçluyuz…. Onu aramızdan fiziksel olarak ayrılışının 80. Yılında özlem saygı ve sevgi ile anıyoruz……..                                  

 

Hiçbir ülke lideri, Büyük ATATÜRK kadar o ülkenin kurtuluşu dahil, sağlık, kalkınma ve diğer sosyo ekonomik alanlarında, son derece kısa sürede devrim niteliğindeki yenilikleri, iyileştirmeleri başaramamıştır. Esasen Lloyd George’un da çok isabetli bir şekilde ifade ettiği gibi Atatürk, yaşadığı yüzyılda Türkiye’ye nasip olmuş bir “dahi” idi.

Büyük Atatürk’ün Türkiye’deki Kadın Sağlığına olan katkılarını iyi anlayabilmek için önce, sağlık ve kadın sağlığı ile ilgili bazı gerçeklere değinilmesi uygun olacaktır;

Dünya Sağlık Örgütü sağlığı, “yalnızca hastalık ve sakatlığın olmaması değil; bireyin bedensel, zihinsel ve sosyal yönden tam bir iyilik hali” olarak tanımlamaktadır.

Dünya nüfusunun yarısını oluşturmaları, gebelik, doğum, lohusalık gibi fizyolojik özelliklerinin sağlıklarını duyarlı hale getirmesi, özellikle gelişmekte olan ülkelerde sağlık düzeylerinin düşük olması nedeniyle kadın sağlığının özel bir önemi vardır. Kadın sağlığı biyolojik-fizyolojik özelliklerinin yanı sıra genel sağlık durumu, doğurganlık davranışları, eğitim, toplumsal cinsiyet, statü, gibi psiko-sosyal faktörler ile sağlık sistemi ve hizmetleri ile ilgili faktörlerden de etkilenir.

Kadının doğurganlık özelliği, sağlığının önemli belirleyicileri arasındadır. Üreme sağlığı sorunlarına bağlı hastalık yükü kadınlarda 3 kat daha fazladır. Ayrıca beklenen yaşam süresinin daha uzun olması nedeniyle daha fazla hastalık yaşarlar (romatoid artrit, osteoporoz, alzheimer, malignensiler gibi).

Dünya genelinde, kadınlarla ilgili mevcut tablo ne yazık ki çok iç açıcı değildir. Şöyle ki; kadınlar dünya nüfusunun yarısını oluştururken, dünya gelirinin 1/10’una, çalışma süresinin 2/3’üne, mülklerin 1/100’üne sahiptirler. Dünyadaki 3,1 milyar yoksul insanın %70’ini kadınlar oluşturmaktadır. Bütün dünyada yaklaşık 720 milyon olan okumaz-yazmazların 2/3’ünü kadınlar oluşturmaktadır. Gelişmekte olan ülkelerde 7 erkek yöneticiye karşılık 1 kadın yönetici mevcuttur. Parlamentolardaki sandalyelerin %10’u kabinedeki bakanlıkların ise sadece % 6’sı kadınlara aittir. Daha özet bir ifade ile dünyada, özellikle de gelişmekte olan ülkelerde, kadınların statüleri düşüktür; oysa bireyin toplumsal statüsü ile sağlığı arasında çok yakın bir ilişki mevcuttur.

Toplumsal cinsiyet ayırımcılığın bir sonucu olarak, kadınların toplumsal statülerinin düşük olması, sağlık düzeylerini de olumsuz etkilemektedir. Örneğin beslenme bozukluğu, kansızlık kadınlarda iki misli daha fazla görülmektedir. 1-4 yaş grubunda kız çocuklarında ölüm oranı daha yüksektir. Gebeliğin isteyerek düşükle sonlandırılma olasılığı fetüs dişi ise daha yüksektir. Gelişmekte olan ülkelerde gebelik ve doğum nedeni ile olan Anne Ölümleri son derece yüksektir.  Toplumsal cinsiyet ayrımcılığının en çarpıcı sonucu sağlık hizmetlerinden yararlanma da ortaya çıkmakta, düşük statü en fazla doğurganlık davranışını etkilemektedir. Kadınların sosyal statüleri düştükçe, karar mekanizmalarında daha az yer almakta, kendi sağlıklarını koruyacak kaynaklara ulaşma ve bunları kontrol etme olanakları azalmakta ve doğurganlıkları ise artmaktadır. Eğitim düzeyi düştükçe doğum öncesi bakım alma ve sağlıklı koşullarda doğum yapma oranları da düşmektedir.

Kadın sağlığını iyileştirmek için yapılması gereken müdahaleler kısa, orta ve uzun vadeli olarak düşünülmelidir: Sağlık hizmetinin geliştirilmesi kadın sağlığını kısa sürede etkiler, beslenme, gelir ve eğitimin iyileştirilmesi orta vadede etkilerken, temel strateji olarak benimsenmesi gereken; kadının güçlenmesi ve toplumsal cinsiyet ayrımcılığının önlenmesi, kadın erkek eşitliğinin sağlanmasıdır. Bunlar gerçekleştiğinde kadın sağlığı uzun vadede, ancak daha etkili ve kalıcı olarak olumlu etkilenir.  

Yukarıda belirtilenler bağlamında Türkiye’de, kadın erkek eşitliğinin sağlanması ve kadının statüsünün yükseltilmesi çalışmaları ATATÜRK’ÜN önderliğinde Cumhuriyetin ilk yıllarında başlamıştır. Cumhuriyet öncesi dönemde Türkiye’deki kadınlar, Tanzimat ve II. Meşrutiyet dönemlerindeki bütün çabalara girişimlere rağmen ne yasalar karşısında ne de sosyal platformlarda eşit olmayan, 2. sınıf bir birey kabul edilen, örtülü, bazen cariye, ya da evdeki birkaç eşten biri, genellikle doğurganlığı ile önemsenen, okuryazarlığı % 10’lardan da az olan bir konumdaydılar. Diğer bir ifade ile Osmanlı döneminde kadın – erkek eşitsizliği kurumsallaştırılmıştır.

Türkiye’de kadının birey olarak görünür hale gelmesi, yasalar önünde eşitlik, sosyal yaşama girme ve temsil edilebilme, eğitim, sağlık, seçme seçilme gibi “insan haklarının” verilmesi ve bu hakları kullanabilmesi, Türkiye’deki pek çok konuda olduğu gibi Yüce ATATÜRK’ün liderliği ile başlatılmış ve özellikle onun döneminde devrim yasaları ve hizmetlerin düzenlenmesi ile büyük mesafeler alınmıştır. "İnsan topluluğu kadın ve erkek denilen iki cinsiyetten oluşur. Kabil midir bu kütlenin bir parçasını ilerletelim, ötekini ihmal edelim de kütlenin bütünü ilerleyebilsin? Mümkün müdür ki bir cismin yarısı toprağa bağlı kaldıkça, öteki yarısı göklere yükselebilsin?" diyen Atatürk’ün önderliğinde, deyim yerindeyse Cumhuriyetin kurulması aynı zamanda bir “Kadın Devrimi” olmuştur. Yapılan bir dizi değişiklik ile kadın toplumda görülür hale gelmiştir. Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile çağdaş eğitimin önü açılmış, Kıyafet Kanunu ile kadınların örtünme zorunluluğu kaldırılmış, Medeni Kanun’un kabulü ile tek eşlilik zorunlu hale gelmiş, kadınlar boşanma ve velayet hakkının yanı sıra malları üzerinde tasarruf yetkisine sahip olmuşlar, pek çok Avrupa ülkesinden önce Türkiye’de kadınlar seçme ve seçilme hakkını elde etmişlerdir. Özetle, Cumhuriyetle birlikte Türkiye Cumhuriyetinde kadın – erkek eşitliğinin kurumsallaşmasının önü açılmış ve önemli başlangıçlar gerçekleştirilmiştir.

Atatürk “Milletimizi asayişi tam halinde yaşatmak en büyük amacımız olduğu gibi onun sıhhatine itina etmek, olanaklarımız nispetinde toplumsal acıya çare olmak da hükümetimizin genel ödevlerinden biridir.” diyerek sağlık hizmetlerine büyük önem verdiğini ve devletin temel görevlerinden biri olarak kabul ettiğini göstermiştir. Gerçekten de daha cumhuriyet kurulmadan önce 2 Mayıs 1920’de 3 sayılı Kanunla Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti bünyesinde Sıhhiye ve Muavenet-i İçtimaiye Vekaleti (Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı) kurulmuş, bu yönüyle Türkiye, Avrupa’da hükümetinde ayrı bir sağlık bakanlığı olan üç ülkeden biri olmuştur.

Atatürk’ün sağlık alanındaki ilke ve politikalarının en büyük destekçisi ve uygulayıcısı, Dr. Refik Saydam yaklaşık 14 yıl Bakanlık yapmış olup uygulamada koruyucu sağlık hizmetlerine daima büyük önem vermiştir. “Tabip, hastalıkların bertaraf edilmesinde oynadığı rolden ziyade sıhhatte olanların bu hallerini muhafaza etmesi için emek sarf edecektir” demiştir. Sağlık Bakanlığı’nın 1925’de hazırladığı ilk çalışma programında ebe yetiştirmek ve doğum ve çocuk bakımevleri açmak, çözümlenmesinin zorunlu olduğu tespit edilen yedi sağlık sorunu arasında yer almıştır.

 

ATATÜRK DÖNEMİNDE KADIN SAĞLIĞINA KATKI SAĞLAYAN ÖNEMLİ OLAYLAR

1920

Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı kuruldu

1923

Cumhuriyet ilan edildi

1923

Kadınların siyasal haklarını savunmak üzere “Kadınlar Halk Fırkası” adıyla bir siyasi parti kuruldu

1924

Tevhid-i Tedrisat Kanunu çıkarıldı (Eğitimde son derece önemli bir adım)

1924

Türk Kadınlar Birliği Derneği kuruldu

1926

Türk Medeni Kanunu’nun kabulü ile tek eşlilik zorunlu hale getirildi, kadınlar boşanma hakkı, velayet hakkı ve malları üzerinde tasarruf yetkisine sahip oldular

1927

Kadınların da birey olarak kabul edilip sayıldığı ilk nüfus sayımı yapıldı

1930

Kadın ve çocukların korunmasına ilişkin ilk düzenlemeler Umumi Hıfzıssıha Kanunu ile yapıldı

1930

Kadınlar belediye seçimlerinde seçme ve seçilme hakkını elde etti

1932

Kadınlar için akşam kız sanat okulları açıldı

1933

Kadınlar muhtar ve ihtiyar heyeti seçimlerinde seçme ve seçilme hakkını elde etti

1934

Anayasa değişikliği ile kadınlara milletvekili seçimlerinde seçme ve seçilme hakkı tanındı

1935

Kadınların seçme ve seçilme hakkını ilk kez kullandığı seçimler yapıldı. Cumhuriyet döneminde %4,6 ile 2007 yılına kadar parlamentoda ulaşılan en yüksek kadın üye oranına ulaşıldı.

1935

Atatürk’ün desteği ile 12. Uluslararası Kadınlar Kongresi İstanbul’da yapıldı

1937

Kadınların yeraltında ağır ve tehlikeli işlerde çalıştırılması, 1935 tarihli 45 sayılı ILO sözleşmesi ile yasaklandı

 

Atatürk döneminde sağlık her yönü ile ele alınmış özellikle o yıllarda savaştan çıkmış, bulaşıcı hastalıklara bağlı ölümlerin yüksek olduğu Türkiye’de, köklü yasal düzenlemeler yapılmıştır. Bu dönemin en önemli yasalarından biri olan ve 1930 yılında kabul edilen Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’nda anne ve çocukların sağlığı özel olarak ele alınmış olup, kanunun 3. maddesinin 2. fıkrasında “annelerin doğumdan evvel ve sonra sağlıklarını korumak” Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı’nın yürüteceği hizmetler arasında sayılmıştır.

Özetle Cumhuriyet dönemi Türkiye’deki bütün herkes için çok önemlidir ama özellikle “kadınlar” yönünden daha da önemli olmuştur. Gerek kadının toplumsal statüsünün yükseltilmesi, gerekse kadın sağlığının geliştirilmesi yönündeki gelişmelerin en önemli ilk adımları Cumhuriyet’in ilk yıllarında, Büyük Atatürk’ün açtığı çağdaş uygarlık yolunda gerçekleştirilmiştir.

Bu konularda kuşkusuz daha sonraki yıllarda da önemli programlar yürütülmüş ve mesafeler alınmıştır. Hiç unutulmaması gereken “Türkiye pek çok alanda olduğu gibi özellikle de kadın sağlığını son derece yakından ilgilendiren kadının statüsü bağlamında Cumhuriyetle elde edilen kazanımlar hiç ödün verilmeksizin korumalı ve iyileşme trendi sürdürülmelidir. Bu, Türkiye’de yaşayan her bir bireyin, ancak karar verici konumunda olanların çok daha da fazla “görevleridir”.

 

Ne mutlu bizlere ki, ülke olarak eşsiz bir lidere sahibiz.

Gösterdiği yolun bizlere ebediyete dek rehberlik edeceğine bütün kalbimizle inanarak yazımızı ülke bütünlüğümüzü sağlamanın anahtarı olan, Büyük Atatürk’ün cümlesi ile bitirelim;

“Ne Mutlu Türküm Diyene”

 

Başkent Üniversitesi

Kadın-Çocuk Sağlığı ve Aile Planlaması

Araştırma ve Uygulama Merkezi Adına:

Prof. Dr. Ayşe AKIN

                                                                       Dr. Nihal BİLGİLİ AYKUT